Take a fresh look at your lifestyle.

Türkiye’de Toplum ve Siyaset – Şerif Mardin

275

İletişim Yayınları – 1-15.Baskı 1990-2008 – 317 Sayfa

ŞERİF MARDİN Kimdir?

ŞERİF MARDİN 1927 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini ABD’de tamamladı. Stanford Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü mezuniyetinin ardından lisansüstü eğitimini John Hopkins Üniversitesinde yaptı. 1954’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak giren Şerif Mardin, doktorasını “Yeni Osmanlıların Düşünsel Yapıtları” konulu teziyle Stanford Üniversitesi’nde tamamladı. 1964’te doçentliğe, 1969’da profesörlüğe yükseldi. 1973’te geçtiği Boğaziçi Üniversitesinde siyaset bilimi ve sosyoloji dersleri verdi. ABD’de Columbia ve California, İngiltere’de Oxford Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. Halen Washington D.C.’deki American University Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyeliği yapan ve aynı üniversite bünyesinde faaliyet gösteren İslam Araştırmalar Merkezi’nin başkanlığı görevini sürdüren Mardin’in yayımlanan kitapları şunlardır: Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908 (1964), Din ve İdeoloji (1969), İdeoloji (1976), Türkiye’den Toplum ve Siyaset (Makaleler derlemesi, 1990), Siyasal ve Sosyal Bilimler (Makaleler derlemesi, 1990), Türkiye’de Din ve Siyaset (Makaleler derlemesi, 1991), Türk Modernleşmesi (Makaleler derlemesi, 1991), Religion and Social Change in Modern Turkey. The Case of Bediüzzaman Said Nursi (1989) [(Bediüzzaman Said Nursi Olayı / Modern
Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim (1992)], The Genesis of Young Ottoman Thought (l962) [Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (l996)].

2. Whatsapp Grubumuz Açılmıştır. Editör tarafından sadece önemli haberlerin paylaşımı yapılmaktadır.

ARKA KAPAK

Türkiye’de düşünce tarihi, din ve siyaset sosyolojisine yaptığı önemli katkılar nedeniyle düşünce hayatımızın önde gelen isimlerinden biri olan Şerif Mardin, toplumumuzda yüz yılı aşkın bir süredir gündemde kalan din, modernleşme, Batılılaşma gibi olguları hem resmi yorumun hem de yerleşik muhalif söylemlerin dışında kalarak, toplumsal zemin ve arka
planlarıyla birlikte inceler. Mardin’in pozitivist batı düşüncesinin Türkiye’de egemen görüşle birleşerek biçimlendirdiği “kabul edilmiş” eğilim ve yönteme kapılmayışı, toplumsal değişim dinamiklerini genel geçer kalıplara sokmayışı, resmi ideoloji ve Kemalist söylemin etkilerinden
uzak kalışı, onu “Cumhuriyet aydınları”nın önemli bir kesiminden kalın çizgilerle ayırır ve bütün eserlerini toplumbilim dünyamızda ayrıcalıklı bir yere koymayı gerektirir.
Şerif Mardin’in yerli ve yabancı bilimsel dergilerde yayımlanmış Türkçe ve İngilizce makalelerinin ve araştırmacıyla yapılmış söyleşilerin sistematik derlemesinin bu ilk cildi, Osmanlı İmparatorluğundan günümüze Türkiye’de sivil toplum, siyasal kültür ve sosyal yapıyı karşılıklı ilişkileri içinde, çeşitli alt başlıklar halinde kapsamlı bir biçimde ele alıyor.

Sivil Toplum, Siyasal Kültür ve Sosyal Yapı

SİVİL TOPLUM

“Sivil Toplum” Kavramı “Sivil toplum”daki “sivil”in kökü şehir hayatının beraberinde getirdiği hakları ve yükümlülükleri ifade eder. … Bu hukuk kodu Roma’da ve erken Bizans’ta şehir ilişkileri çerçevesi içinde teşekkül eden bir hukuk düzeninin ifadesidir. Batı Avrupa’da, 12. yüzyıldan itibaren şehirlerin yeniden önem kazanmaya başlamasıyla, şehir hayatım düzenleyen Roma Hukuku yeniden kullanılmaya başlanmıştır. … 17. ve 18. yüzyılda Batı düşünürleri arasında bu kökün artık “hürriyet”lerden söz açıldığında kullanılmaya başlandığını görüyoruz. “Sivil toplum” etrafında
kümelenen tarihi ve felsefi kavramlar ise Hegel’in ve Marx’ın kullanımlarında ortaya çıkmıştır.
Böylece kavramın,

I) Bir “medenilik” anlayışıyla,

2) Batı Avrupa’nın toplumsal tarihinde çok
önemli bir sosyal tarih aşamasıyla,

3) Tarih felsefesi alanında bir tartışmayla ilgili olduğu görülüyor.

Bir Batı Toplumsal Aşaması Olarak “Sivil Toplum”
Feodal düzenin siyasi açıdan en önemli karakteristiği ise dağınık ve dağılmış bir sistem olmasıdır. Feodalizmi düşündüğümüz zaman önümüze gelen imgelerden biri, zayıf bir kral ve ülke içinde asayişin feodal asiller sınıfı tarafından sağlanmasıdır. … İlk önemli değişiklikler de şehirlerin ve ticaretin yeniden canlanmasına bağlıdır. Bu gelişme feodal sisteme en ağır
darbeyi indirmiştir. Gelişmeyi 12. yüzyıldan itibaren izlemeye başlayabiliriz. Değişikliği yaratan çapraşık etkenler arasında Ortaçağ’da güvenliğin artmasıyla gelişen ziraat ve ziraat için gerekli olan ve yalnız şehirlerde imal edilebilen ziraat aletlerinin şehir imalatındaki rolünü
sayabiliriz.
Şehirlerin gelişmesiyle birlikte ticaret de geliştiğinden, şehir faaliyeti toplumun tümü için yeni bir zenginlik kaynağı oldu. Feodal asiller de o zamana kadar görmedikleri ve mekanizmasını bilemedikleri bu yeni kaynaktan yararlanmak istediler, Fakat yararlanabilmeleri için tüccarın,
küçük esnafın ve üreticinin korunması gerekiyordu. Şehrin üretken sınıflarıysa asillere verdikleri yeni imkanların karşılığını almak istiyorlardı. Böylece, asillerle şehir ahalisi arasında bir uzlaşma ortaya çıktı. … Bu aşamada ortaya çıkan şehir özgürlükleri, Batı tarihsel gelişmesinin en önemli karakterlerinden birini oluşturur. … Bu haklar içinde belki en önemlilerinden biri şehir içinde olgunlaşan grupların, bu grubu teşkil eden fertlerden ayrı olarak, bir “hükmi şahsiyet” kimliği kazanabilmesi ve bu kolektif kimlikle, kimliğin verdiği savunma kabuğunun arkasına sığınarak
iş yapabilmeleriydi. Burada hemen belirtmemiz gereken bir husus, bu tip “hürriyet”lerin Osmanlı İmparatorluğu’nda son derece güdük kaldığıdır.
Osmanlı “kamu hukuku”nda hükmi şahsiyet bir dereceye kadar dini birimlerin kazandığı bir hüviyettir.
Bütün bunlar olurken, Avrupa’da taşra kapsamındaki küçük birimlerin gittikçe büyüyen bir krallıklar sistemi haline gelmeleri bir diğer yenilik çağını açtı. … Eski milislerin yerini milli bir ordu almaya başlamıştı. … Krallar bu sayede güçlendikçe şehir ahalisinden “hürriyetleri” yavaş
yavaş geri almaya başladılar. … Fakat… Devlet ne kadar güçlenirse güçlensin, üretici sınıfların desteğine muhtaçtı. Yeni devletler şehirlilerin iktisadi verimliliğini kısıtlayan uygulamalardan kaçındılar. Orta sınıfların palazlanmasına yol açık bırakıldı. Hatta orta sınıflardan çok fazla fedakarlık istendiği zaman devletle orta sınıflar arasında bir çatışma çıktı.
İngiltere’de 1640’ların ayaklanması, Fransa’da 1789 ayaklanması (değişik bir bileşimi olmasına rağmen) genelinde bu çatışmaların ürünü olarak gösterilebilir.

Çağdaş Sivil Toplum Kavramı
Hegel’e göre “sivil toplum”, kazanç, şahsi mutluluk ve kişi statüsünün korunması gibi hayat kesitlerinin toplu olarak yaşanmış şeklinin ifadesidir. İnsanların tek tek yararlandıkları yaşam yönleri bu yolla kolektif bir şekil alır. Ancak bu kolektif şekil kendi başına yeterli değildir, zira bu
biçimlerin simgelediği boyut insanların egoistliklerinin oluşturduğu boyuttur. Bu “çıkarlar sistemi’ni düzenleyen bitaraf bir güce ihtiyaç vardır. Tarih böyle bir ihtiyacın karşısına bitaraf bir güç olarak “devlet”i çıkarmıştır. … Sivil toplum tarihsel bakımdan olduğu kadar kavramsal
bakımdan da bir eksiği olan bir toplum aşamasıdır. İnsan ancak “devlet” birimi içinde yaşadığı zaman en “yüksek” amacına ulaşmıştır.
Marx’a göre, Hegel bu görüşünde yanılmıştır. … Marx’a göre Hegel “sivil toplum” ve “devlet”i iki ayrı birim olarak gördüğü için devlette iktisadi faaliyetlere ve bu faaliyetleri düzenleyenlere “boyun eğme” hadisesini görememiştir. … Hegel, devleti, topluluk hayatının gerçek içeriği saydığı sivil toplumun dışında, ona şekil veren bir çerçeve olarak görmektedir. Oysa sivil toplumun biçimle organik bir bağlantısı mevcuttur. Devlet, kişinin evrensel gelişmesinin sonucu değil, çıkarlarının şekillendirdiği bir sonuç olarak görülmelidir. Devlet, şahsi çıkar çarkının dışına çıkamadığı için 19. yüzyıl kapitalist devletinin aksine insanların gelişmesine getirilmiş bir engeldir.
Sivil toplumun 18. yüzyıldan itibaren yeni bir eksen kazandığını belirtmek gerekir. Bu eksen, kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve bu gelişmenin “aydın”ların grup niteliğini ve etkinliğini değiştirmesiyle ilgilidir.

Türkiye’de “Sivil Toplum”
Batı’da “milli çıkar” dendiği zaman “kişi” ve “grup” özerkliği akla geliyor. Türkiye’de ise “milli çıkar”ın kişi veya grup özelliklerine bağlı olmayan kolektif bir anlamı vardır. Bundan dolayı da Türkiye’de “hürriyet” fikri etrafındaki tartışmalar genellikle bu ikili kökten ayrılığını anlamamaktan ileri gelen bir karmaşıklık gösterir. … Bizdeki “kolektivist” anlayışın bir uzantısı, Osmanlı bürokratik-patrimonyal idaresinin devlete bağlı, meşruiyet anlayışıdır. İkinci uzantısı ise iletişim araçlarının ve aydın gruplarının gelişmemesi ve İslami sistemlerde devlete karşı koyma
geleneğinin bir meşruiyet kaynağı olarak Batı’daki gelişmelere benzer toplumsal dayanaklardan mahrum kalmış olmasıdır.

Osmanlı topluluğunda iki ayrı hukuk kaynağı ve bu doğrultuda iki ayrı meşruiyet kaynağı mevcuttur. Bunlardan birincisi Şeriat, ikincisi “Örf-i Sultani”, yani padişahın kanun koyma yetkisidir.
İslam’ın başından beri, İslami inançları ilkel saflığıyla korumayı devlet birimini korumak kadar önemli sayan bir akımla karşılaşırız. Devlet bu saflığı ortadan kaldıracak eğilimler gösterirse devlete karşı konur. Bu tutum, İslam tarihinde ve Osmanlı tarihinde beliren uzun bir halk ayaklanmaları geleneğinin tarihsel-toplumsal içeriğini oluşturur.

Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç, kendi demokratik “geleneğimiz” in, 1) bir boşluğa (sivil toplum eksikliği),

2) Batı “kamuoyu”nun tarihsel temeli olmadan gelişen “biçim”ine,

3) bir İslami yapısal unsura (İslami popülizme), dayandığı söylenebilir.

TÜRK TOPLUMUNU İNCELEME ARACI OLARAK “SİVİL TOPLUM”

Hegel – Marx ve Öncüleri Batı’da kilise/seküler güçler, feodalite/burjuvazi/endüstri proletaryası, yerel odaklar/milli odaklar şeklinde görülen kutuplaşmaların yarattığı çatışmalar yerine, Osmanlı
İmparatorluğu’nda çatışmalara uzun vadede bakıldığında, bunların cemaat/devlet ekseninde odaklandığını söyleyebiliriz.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’da devletin merkeziyle teba arasında bir köprü ya da tampon vazifesini gören “stande” , “Rechtsgemeinschaften” ya da mahalli “parlement”lar yoktur. Biraz farklı bir yaklaşım Osmanlı İmparatorluğu’nda özel mülkiyetin korunmamış olduğu tezidir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda “Kul” statüsünde olanların gerek hayatları gerek malları açısından padişahın iradesine bağlı olduklarını biliyoruz. Bunun kanıtı padişahın beğenmediği devlet adamlarının idam hükmüne ya da mallarının müsaderesine ne kadar kolayca karar verildiğidir.
“Kul” statüsünün garantileri eksikse de Padişah’la ve yönettiği idareci sınıfla (askeri sınıfı) dolaylı bir ilişkisi olan “Sade Vatandaş”ın hayatı çok daha emniyetlidir. Kendisine bu güveni sağlayan da Şeriat’ın günlük hayatları üzerine açtığı şemsiyedir.
İslam ve Ümmet
İslam ümmeti, İslam başlangıç devirlerinde Peygamberin etrafında toplanan bir müminler cemaati olarak teşekkül etti. Bu cemaat, Hıristiyan inançlarının etrafında odaklanan cemaatlerin aksine, siyaseti “ikincil” bir faaliyet alanı olarak değerlendirip, siyaset alanına sırt çevirmemişti. Aksine, cemaatin günlük kaygılarında politika önemli bir yer tutuyordu.

Peygamberin otoritesi dini konulara değindiği kadar siyasi konulara da değiniyordu. Peygamberin işlevi din olduğu kadar siyasi idi ve yerine geçecek olan kimseler onun yalnız dini rolünü değil, siyasi rollerini de tevarüs etmek için mücadelelere girişiyorlardı.

Her ne kadar İslam’da “Kiliseye” tekabül edecek bir kurum yoksa da, İslam’ın ilk yüzyılları bir İslami aydın tabakasının oluşumuna tanık olmuştu.
Hodgson İslam’ın ilk iki yüzyılındaki gelişmeden şöyle bahsediyor: ”Sünni Müslümanlar arasında olduğu kadar Şiiler arasında da Ulema adı verilen bir dizi inanmış erkek ve kadın, özel ve kamu yaşamı için Şeriat’ten esinlenmiş bir proje olarak tanımlayabileceğimiz bir plan oluşturdular. Kestirebileceğimiz gibi bu kişiler İslam’ın kamuya intikaline hakim oldular. İslam’ın spekülatif ve teolojik düşüncesi üzerinde çok etkili oldular.”
Selçukluların önemli başarılarından biri bu rükn’ü devlet mekanizması içine almak oldu. Ulema da dini akademiler olan medreselere devlet desteğini temin etmekle bu gelişmeden faydalanmışlardı. Diğer taraftan Medreseden yetişenlerin de devlet “barem”inde yer almaları, Şeriat üzerine kurulu adli mekanizmanın bir devlet mekanizması olarak çalışması sağlanmıştı.
Selçuk Veziri Nizam ül-Mülk bu ilginç “darbe” nin mimarı olarak gösterilir. 12.yüzyılda amaçlarına uygun şekilde kullanıldıkları zaman devletin müdahalesinden masun olan vakıflar da kurumlaştı. … Her ne kadar Ulema bu kaynakların kullanılmasında mütevelli olarak gözüküyor idiyse de, pratikte vakıf konumu kendilerine oldukça geniş bir otonomi sağlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ikili işlevi sayesinde, Ulema eskiden beri üstlendiği, halkın çıkarlarının temsilcisi rolünü daha da etkili bir biçimde sürdürebiliyordu. … Ulema’nın halkı unutup politikacılarla işbirliği etmesi için bir kapı açılmıştı. Medreseden çıkanlar bu imkanları kullanabiliyorlardı. Bu gelişmenin bir sonucu da iki Ulema tipinin ortaya çıkması oldu: alt düzeylerde “halkla birlikte” yaşayan ve isteklerinin tercümanı “alt tabaka” Uleması ve “resmi Ulema” ya da “Ulema-yı Rusum.”

İdeal İslam topluluğunun nasıl kurulacağı konusunda oldukça net işaretler verdikleri oranda, Kuran’ın emirlerinin bir ideoloji olarak çalışması daima imkan dahilindeydi. Devletin karşısında odaklanan ikinci bir küme de tasavvuf kurumlarıydı. … Tasavvufun, bu somut biçimiyle 13-15. yüzyılları arasında Selçuklular ve Osmanlılara kök söktüren ayaklanmalar da çıkardıklarını unutmamamız yerinde olacaktır.

İmparatorluk merkez teşkilatı Ulema’yı kendine sıkı bir şekilde bağlamayı bilmiştir. İmparatorluk Medrese sistemini genel devlet işlerine faydalı olacak şekilde sistematikleştirdi ve geliştirdi.
…Osmanlılar gene aynı siyasi niteliğin bir sonucu olarak Şeriatı “ayrı fakat eşit” denebilecek bir özel hukuk alanına yerleştirmeye de özen gösterdiler. Bu da alelade vatandaş için sosyal hayatı ve ekonomiyi kapsayan bir düzenleme ve o oranda da bir garanti idi.

Genel özel hayatın “Örf-i Sultani”den uzak, bir çeşit masuniyetle korunmuş olarak cereyan etmesi açısından “sivil toplum”un varlığını ileri sürebiliriz.
Loncaların çalışmasına, devletin esnaf üzerindeki kontrolüne ve siyasi kurumlardan uzak tutulmalarına baktığımızda imaj biraz daha bulanık gözüküyor.

“Sivil toplum”un bu komponentleri bilhassa entelektüel, edebi sanatsal faaliyetlere girişmişler ve bu oranda farklı bir sosyal kimlik geliştirmeye başlamışlardı. … Bunlar gittikçe artan çalışmalarını bir dizi kuruluş ve iletişim araçlarıyla (bilimsel dernekler, edebi salonlar, mason
locaları … ve günlük ve periyodik basın) geliştiriyorlardı.

Bunların kamusal (public) yönü de her gelene çok açık olmalarıydı. Buna ilaveten, her katılan, nispeten gemlenmemiş açık bir tartışmaya katkıda bulunmakta serbestti ve bunun amacı da herhangi bir konuda geniş bir yayımı olan bir “amme efkarı” oluşturmaktı.

18.yüzyılın sonunda bu unsur (the public) Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcut değildi.
Osmanlı İmparatorluğu’nda “amme efkarı” yeraltında oluşan bir mekanizmaya bağlıydı ve yayın tekniği şayia ve karalamaydı.

19.yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda reform devridir. … Batı’da olduğu gibi burada da reformun ana amacı devlet teşvikiyle tebayı üretici bir duruma getirmekti.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bir “kamuya açık alan” (public sphere) gene de Tanzimat reformlarının bir ürünü olarak ortaya çıktı. … 1860’larda, Bab-ı Ali’nin kalemlerinde yetişmiş ve daha sonra gazeteciliğin kurucuları olarak gözüken bir grubun gazetelerdeki yazıları bir çeşit “amme efkarı” yarattı.
Bu Osmanlı intelligentsia’sı büyük halk kitlelerinden kopuk olarak iş gördüğü oranda onu beraberinde demokratik bir idareye doğru sürüklemenin yükünden kurtulmuştur. … Bunu, biraz basitleştirerek Şeriat-Özel hukuk-halk uleması kesitinin, devlet-bürokrasi-merkez kümesiyle
olan çatışmasının nitelik bakımından farklı yeni bir aşaması olarak değerlendirebiliriz. ll. Abdülhamid’in dehası, bu çatışmayı sezinleyerek kendisini “halkçı” kümenin lideri olarak “satabilmesi”ydi.
Gerek İttihatçılar gerek Kemalistler bu “ara”yı temsil edecek kurumları (bankalar vs), sınıfları (ticaret ve endüstri burjuvazisi) ve yasaları (Cumhuriyetin medeni kanunu ve ticaret yasaları) temellendirmeye çalıştılar. İlginç olan ve kurumsal sosyolojinin üzerinde durması gereken
gelişme “sivil toplum” kurucu olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni yapıların uzun vadede zamanımızda Kemalistler tarafından değil, fakat dindar Müslümanlar tarafından zapt edilmiş olduklarıdır.

Devamını okumak için pdf dosyasını indirebilirsiniz.

Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sitemizi geliştirmek için, amaçlarla sınırlı ve gizliliğe uygun şekilde çerez kullanmaktayız. Nasıl kontrol edebileceğinizi öğrenmek için Çerez Politikamızı inceleyebilirsiniz. Kapat Daha Fazla Pilgi

X